Avrupa Nehri Tersine mi Akıyor?: Avrupa Birliği’nin Geleceği Üzerine Gerçekçi Bir Yaklaşım

//Avrupa Nehri Tersine mi Akıyor?: Avrupa Birliği’nin Geleceği Üzerine Gerçekçi Bir Yaklaşım

Avrupa Nehri Tersine mi Akıyor?: Avrupa Birliği’nin Geleceği Üzerine Gerçekçi Bir Yaklaşım

Efe Can Müderrisoğlu*

Avrupa coğrafyası, tarih boyunca üzerinde kurulan devletlerin kendi aralarında gerçekleştirdikleri güç savaşlarına sahne olmuştur. Her ne kadar “Pax Romana” ve “Pax Britannica” gibi barış dönemleri yaşamış olsa da, söz konusu coğrafyada güç mücadelelerinin neden olduğu yıkım, teknolojik gelişmelerle doğru orantılı biçimde artış göstermiştir. Öyle ki, 20. yüzyılda Avrupalı devletlerin güç mücadeleleri, daha önce yaşanmamış büyüklükte bir yıkımla sonuçlanan dünya savaşlarına neden olmuştur. Dünya savaşlarının akabinde, tekrar benzeri bir yıkımın yaşanmaması için Westphalia’dan, savaş dönemine kadar planlanan tüm barış projelerinin acilen hayata geçirilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Efesli Herakleitos’un evrensel akış öğretisinin özeti niteliğindeki “Her şey akar; hiçbir şey aynı kalmaz” özdeyişi gibi Avrupa’da da büyük bir değişim yaşanmış ve tarih boyunca savaşların yaşandığı coğrafyada hayata geçirilen yapı ile artık “Pax Europeana” dönemi başlatılmıştır.

Söz konusu yapı, savaşın hammaddesi olan kömür ve çelik sektörlerinde iş birliğine gidilmesi sayesinde savaşları engellemek üzerine inşa edilmiştir. Yeni-işlevselcilere göre bu işbirliği, yayılma etkisi ile (spill over effect) diğer alanlara da sirayet edecektir. Nitekim, böyle de olmuştur. 1950’de temeli atılan yapı, iktisadi bir Topluluk olarak yoluna devam ederken, 1970 yılından itibaren – özellikle petrol krizi ile birlikte – iktisadi olarak atılan her adımın siyasi sonuçlar doğurduğunun fark edilmesiyle siyasi bir “Birlik” olma yoluna evrilmiştir.

Birinci ve (özellikle) İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri göz önünde bulundurulduğunda, insanlık tarihinin en büyük barış projelerinden biri olan Avrupa Birliği, bugün gelinen noktada bir uluslararası örgütten çok daha fazlası; bir devletten ise daha azı olan sui generis (nevi şahsına münhasır) bir yapı olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak Avrupa’nın 21. yüzyılın başlarından itibaren yaşadığı sorunlar Avrupa Birliği’nin geleceğine dair bir takım soru işaretlerini de beraberinde getirmektedir.

Bu sorunların başlıklar altında toparlanabilmesi mümkündür. ABD’nin Irak müdahalesinde AB üyesi ülkelerin ortak hareket edememesi, 2004 Anayasal Antlaşma’nın Fransa ve Danimarka halklarınca referandumlarda reddedilmesi, 2004 genişlemesinin (10 ülke aynı anda Birliğe dahil edilmiş ve üç ülke daha sürece eklenmiştir.) 15 üyeli Birliği önce 25, daha sonra da 28 üyeli bir yapı haline getirmesinin yarattığı kurumsal problemlerin mevcudiyeti, 2008 yılında küresel finansal krizin Euro bölgesinde sert bir şekilde hissedilmesi, son yıllarda popülist sağın Avrupa’da yükselişe geçmesi, özellikle Suriye’deki iç savaş neticesinde ciddi bir şekilde artış gösteren göç dalgalarıyla başa çıkmada yaşanan sıkıntılar, Brexit olarak bilinen İngiltere’nin Birlik’ten ayrılma yönünde aldığı karar, artan terör saldırıları…

Bu problemlerin sayısı arttırılabilir. Yaşanan tüm sıkıntılar ise AB’nin geleceğine dair karamsar tablolar yaratılmasına sebep olmaktadır. Türkiye’de “AB’nin dağılacağı” ya da (en iyimser şekliyle) “AB’nin zayıfladığı” yönündeki söylemin arka planında da bu karamsar tablo yatmaktadır. Özellikle Grexit, yani Yunanistan’ın Euro bölgesinden çekilmesi düşüncesi ile başlayan, Brexit ile devam eden ve Avrupa’da popülist sağın yeni “Exit’ler” yaratma düşüncesi ile iyice yükselişe geçen (Örneğin Hollanda’da Wilders’ın Nexit’i gündeme alması) “AB’den çıkış” söylemlerinin domino etkisi yaratarak AB’nin dağılmasına yol açacağına dair karamsar bir tabloya zemin oluşturduğu görülmektedir. Ancak bu süreçte yalnızca Brexit kararı uygulamaya konulabilmiştir. Bu kararın uygulamaya konulması süreci de henüz başında olmasına rağmen, ayrılmak isteyen İngiltere’de birçok sıkıntıyı da beraberinde getirmiştir. Öncelikle bu sürecin ortaya çıkarttığı maddi yükümlülükler bir probleme yol açması bir yana, İskoçya tekrar bir bağımsızlık referandumuna gidilmesi konusunda kararlı adımlar atmaktadır. Buna ek olarak Brexit kararı öncesi göreceli bir şekilde durulduğu gözlenen Cebelitarık sorununun Brexit kararı ile birlikte İngiltere-İspanya arasında tekrar krize yol açtığı görülmektedir.

Tüm bu göstergelere ek olarak kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s “Yeni bir Exit kararı ihtimalinin çok düşük olduğunu” belirtmiştir. Yeni bir ayrılığın beklenmediğini vurgulasa da Moody’s, AB içerisinde siyasi risklerin arttığı konusunda uyarıda bulunmaktadır.

Söz konusu siyasi risklerin üstesinden gelebilmek adına Birlik, kendi geleceğine dair bir takım senaryolar çizdi. Roma Antlaşması’nın 60. yılının kutlanacağı 25 Mart tarihi öncesinde Birlik, geleceğine dair 5 farklı senaryo ortaya koydu. Bu senaryoları şu şekilde özetlemek mümkündür:

  1. Aynen Devam (Carrying On): Brexit sonrası 27 üyeli bir yapı olarak varlığını sürdürecek Avrupa Birliği’nin yoluna hız kazanarak devam etmesi anlamına gelmektedir. Halen sürmekte olan 2008 Euro krizinin etkilerinin bertaraf edilmesine yönelik, Ekonomik ve Parasal Birlikte, Euro bölgesinin geliştirilmesi sağlanacaktır. Ortak Pazar alanı da aynı şekilde geliştirilerek, üçüncü ülkelerle yeni ticaret anlaşmaları yapılacaktır. Suriye krizi sonrasında yaşanan göç sorununa çözüm üretebilmek adına, sığınma başvuru sistemine dair ilerleme gerçekleştirilecek ve AB’nin dış sınırları yönetiminde iş birliği hızlandırılacaktır. Ayrıca, AB’nin en temel sorunlarından biri olan Ortak Güvenlik ve Dış Politikada tek ses yaratma fikrinin gerçekleştirilmesi yolunda adımlar atılacaktır.
  2. Sadece Ortak Pazar (Nothing But The Single Market): Birçok yeni soruna ilişkin çözümü üye devletlerin kendilerinin alacağı bu senaryoda AB’nin ana odak noktası Ortak Pazar olacaktır. Bu senaryonun karar alma mekanizmasını hızlandıracağı düşünülse de, Ortak Pazar harici konularda üye devletlere sunduğu hareket serbestisi sebebiyle birliktelik duygusunu zayıflatacağı beklenmektedir.
  3. Daha Fazlasını Yapmak İsteyenler (Those Who Want More Do More): Bu senaryo birinci senaryoya benzemekle birlikte özü itibariyle farklılaşmaktadır. Benzerliğe örnek vermek gerekirse, tıpkı ilk senaryodaki gibi Ortak Pazar’ın güçlendirilmesi ve üçüncü ülkelerle yeni ticaret anlaşmaları yapılması öngörülmekte, ayrıca Ekonomik ve Parasal Birlik hususunda önemli adımlar atılması hedeflenmektedir. Ancak özü itibariyle farklı olan husus, işbirliğinin üzerinde durulmasıdır. Örneğin, Ekonomik ve Parasal Birlik başlığı altında, bazı ülkeler kendi aralarında vergilendirme ve sosyal standartlar adına iş birliği yapabilecek; özellikle son dönemde artış gösteren göç dalgalarına binaen Schengen, sığınmacı ve güvenlik başlıklarında, var olan politikalarına ek olarak ayrı iş birliklerine girmeleri gündeme alınacaktır. Ayrıca Ortak Güvenlik ve Dış Politika kapsamına giren alanlarda da isteyen ülkeler, değişik düzeyde iş birlikleri oluşturabilecektir. Bahsi geçen kelimelerin koyu bir şekilde ifade edilmesinin sebebi ise, ilk senaryo ile farklılıkların altını çizmektir. Zira, ilk senaryo gibi bu senaryoda da somut ilerlemeler elde edilmesi hedeflenirken, iki senaryo arasında temel bir farklılık göze çarpmaktadır. Bu senaryoda bir takım ülkeler AB politikalarında ilerleme kaydederken, diğerleri geri kalacak ve bunun sonucunda AB içerisinde gruplar oluşarak karar alma mekanizması çok daha karmaşık bir hal alacaktır.
  4. Daha Azını Daha Verimli Yapmak (Doing Less More Efficiently): Bu senaryo çerçevesinde belirlenecek olan konularda hızlı ve kararlı bir şekilde hareket edilmesi planlanmaktadır. Diğer konularda ise üye devletler daha azını yapma ya da katılmama hakkını ellerinde bulunduracaklardır. Örneğin, ticaret konusu Avrupa Birliği düzeyinde ele alınacakken, istihdam ve sosyal politika gibi alanlarda daha az iş birliği gerçekleşecektir. Birliğin bütçesi ise öncelikli alanlara aktarılacaktır. Bu senaryo altında dikkat çekici konu ise dış politika alanında planlanmıştır. AB’nin temel sorunlarından birini teşkil eden dış politika alanlarında tek ses yaratamama durumunun çözülmesi planlanmış ve dış politikada AB ülkelerinin tek ses olarak konuşmasına ek olarak Avrupa Savunma Birliği’nin kurulması planlanmıştır. Ancak senaryoda hangi alanların öncelikli olduğu henüz belirtilmemiştir. Belirlendiği takdirde AB’nin daha hızlı bir şekilde harekete geçmesi öngörülmektedir.
  5. Birlikte Daha Fazlasını Yapmak (Doing Much More Together): Bu senaryoda üye devletler arasındaki iş birliği, daha önceki dönemden çok daha ileri taşınması öngörülmektedir. Ortak Pazar’ın uyum politikaları neticesinde daha da güçlenmesine ek olarak, uygulanma zorunluluğu arttırılacak ve ticaret konusu AB düzeyinde ele alınacaktır. Ekonomik ve Parasal Birlik konusunda da daha güçlü bir Birlik kurulması hedeflenmektedir. Dış politikada tek seslilik gerçekleştirilerek Avrupa Savunma Birliği’nin tıpkı bir önceki senaryoda olduğu gibi kurulması öngörülmüştür. Bu senaryoda hızlı bir karar alma mekanizması öngörülmüş ve alınacak olan kararların uygulanmasındaki zorunluluklar arttırılmıştır. Ancak burada temel eleştiri noktası AB’nin üye devletlerden çok daha fazla yetki aldığına dair eleştirilerin gelebileceği hususundadır.

Söz konusu beş senaryo, Avrupa Birliği’nin geleceğine bir perspektif sunsa da, açıklanır açıklanmaz tartışmaları da birlikte getirmiştir. Bir başka ifade ile Birliğin geleceğine dair çizilen senaryolar, daha günümüzde eleştiri yağmurunun hedefi olmaktadır. Avrupa Parlamentosu’ndaki grupların hemen hemen hepsi söz konusu senaryolara ağır eleştiriler getirmektedir.

2014 yılında seçilen ve 2019 yılına dek görev yapacak olan Parlamento üyeleri Komisyon başkanı Jean-Claude Juncker’in açıkladığı beş senaryoya dair endişelerini belirttiler. 751 sandalyeli Parlamento’nun içerisinde 51 üyeye sahip Yeşiller Grubu Eş Başkanı Philippe Lamberts söz konusu beş senaryonun açıklandığı Beyaz Kitap’ı demokratik açığı referans göstererek eleştirdiği söylenebilir. Zira Lamberts açıklamasında, Juncker’i Brüksel’in sokaklarında bu senaryoları Birlik vatandaşlarına anlatmaya davet ederek bir anlamda seçilmişler-atanmışlar arasındaki çatışmaya referans vermektedir.

Sol Parti’nin Parlamento temsilcilerinden biri olan Fabio de Masi AB’nin belirli konulara katkı yapmasını savunurken (vergi konuları gibi), zorunlu kıldığı bazı konulardaki söz konusu “mecburiyetlere” son vermesi gerektiğinin altını çizmektedir. Masi’nin altını çizdiği konuların başında ise AB’nin üye devletlerin su kaynaklarına müdahale etmesi özelleştirmeleri zorunlu kılması yatmaktadır.

Görüldüğü üzere her ne kadar Avrupa Birliği yeni yüzyılda birçok farklı sorunla karşı karşıya kalsa da Komisyon Başkanı Juncker, bu krizleri fırsata çevirmeyi ve daha fazla entegrasyonun yollarını aramaktadır. Tüm eleştirilere ek olarak Brexit sonrası AB bütçesinde yıllık 9 milyar Euro’luk bir delik oluşacak olması bile AB’nin daha fazla entegrasyon taleplerini engelleyecek gibi gözükmemektedir. Savaşın hammaddeleri olan kömür ve çelik sektörlerinde altı ülkenin işbirliğine gitmesi suretiyle başlayan yolculuk bugün, söz konusu işbirliğinden çok daha fazlası haline gelmiş, hatta uluslararası örgütten çok daha fazlası; devletten daha azı bir hal alarak nevi şahsına münhasır bir yapı halini almıştır. Bu hale gelene kadar Birlik, çok fazla problemle karşı karşıya kalmış ve özellikle Komisyon’un lokomotif rolü üstlenmesiyle daha fazla entegrasyonu gerçekleştirebilmiştir. Nitekim Moody’s’in açıklamaları, Juncker’in 5 senaryoyu ortaya koyması, Hollanda örneğinde görüldüğü üzere Nexit’i isteyen Wilders’ın seçimi kaybetmesi gibi veriler göz önünde bulundurulduğunda AB’in kısa ve orta vadeli geleceğinde dağılma beklemek, sadece dağılmasını bekleyenlerin temennisinden öteye geçememektedir.


*İstanbul Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

By |2017-04-29T12:13:02+00:00Nisan 29th, 2017|Avrupa|0 Comments