“Köprü”de Dans: ABD, Almanya ve Rusya Arasında Türkiye

//“Köprü”de Dans: ABD, Almanya ve Rusya Arasında Türkiye

“Köprü”de Dans: ABD, Almanya ve Rusya Arasında Türkiye

Efe Can Müderrisoğlu


Türkiye Cumhuriyeti uzun vadede dış politikasında “Doğu ile Batı arasında köprü” olma metaforunu kullansa da, yakın döneme kadar Batı ile ilişkilerine öncelik vermiştir. Bu öncelikte ise Avrupa ile ilişkiler büyük bir öneme sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti 1959 yılında, o dönemki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) başvuru yaptığı günden bugüne, Türkiye – Avrupa ilişkileri dalgalı bir seyir izlemiştir. 21. yüzyıldaki ikili ilişkilerin seyri de bu anlamda şaşırtıcı gelmeyebilir. Ancak 21. Yüzyıl’daki gelişmelerde yaşanan dalgalanma, öncekilerden farklı bir içeriğe sahiptir. Bu analizde, öncelikle bu yüzyıldaki dalgalanmanın geçmiş dalgalanmalardan farkına değinilecek, sonrasında günümüzde ikili ilişkilerdeki olumlu ve olumsuz gelişmelerden bahsedilecek, son olarak da kısa vadede ilişkilerin geleceğine yönelik farklı senaryolar ortaya atılacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti, 1999 yılında Helsinki’de aday ülke ilan edilince, devlet politikası olarak Avrupa Birliği (AB) reform sürecini hızlandırmış ve koalisyon döneminde de bu amaçla hareket etmiştir. 2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti) söz konusu reform sürecine hız kazandırmış ve sonucunda (3 yıl gibi kısa bir süre içerisinde) müzakerelerin başlamasını sağlamıştır. Herkes müzakerelerin başlamasıyla olumlu rüzgârların daha da artacağını düşünürken süreç, hem Türkiye ve AB’nin içsel konjonktürü hem de uluslararası konjonktür nedeniyle beklentilerin aksi yönünde cereyan etmiştir. Bu dalgalanmanın öncekilerden farkı burada yatmaktadır. Önceki dönemlerde seçimler, darbeler vs. gibi etkilerle sık değişen iktidarlar farklı dış politika anlayışı yürütmüş (Bülent Ecevit’in Avrupa Topluluğu ile ilişkileri dondurma kararı ve akabinde gelen Süleyman Demirel’in tekrar başlatma girişimi gibi), bu durum da AB ile ilişkilerde dalgalanmaların bir ayağını oluşturmuştur. Ancak AK Parti iktidarında ise dalgalanmalar, iktidar değişikliği gerçekleşmeden yaşanmıştır. 2005’e kadar olumlu, genel olarak 2010 yılına kadar ise nispeten olumlu seyreden rüzgârlar, 2010 yılı sonrasında yerini gergin bir atmosfere bırakmıştır. Günümüzde ise bu gergin atmosferin tersine döneceği beklentisi başlamış gibi görünmektedir.

Dalgalanmaların tekrar olumlu yöne evrileceğine dair beklentilere sebep olan birçok gelişme yaşanmaktadır. Burada özellikle “Make America Great Again” sloganıyla yola çıkan ABD Başkanı D. Trump’ın kendi müttefiklerine de ABD ile ticareti engelleyecek adımlar atmasının payı büyüktür. ABD ile Türkiye arasında yaşanan çok yönlü krizlerle eş zamanlı olarak Trump’ın AB’ye de gümrük tarifelerini yükseltmesinin transatlantik bağları zedelemesi, “Türkiye-AB ilişkileri yeniden canlanabilir” düşüncelerinin de canlanmasına yol açmıştır. Bu amaçla REG’in (Reform Eylem Grubu) uzun bir ara sonrasında tekrar toplanması ve Türkiye’de bakanların AB doğrultusunda reformların yapılacağını açıklaması da bu düşünceyi paylaşanların sayısını arttırmaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya Şansölyesi Merkel ile görüşecek olması da bu anlamda olumlu gelişmeler olarak düşünülmektedir. Uluslararası konjonktürdeki birtakım gelişmeler de söz konusu canlanma beklentilerinin artmasına yol açmaktadır. Örneğin, Şam yönetiminin artık kesinleşmiş gibi görünen İdlib’e operasyon yapma ihtimali Türkiye’ye, Türkiye üzerinden de Avrupa’ya yeni bir göç dalgasının başlamasına yol açabilir. Bu durum, Türkiye ile AB’nin ortak çalışma ihtimalini güçlendirmektedir. Zira son yıllarda Avrupa’da artış gösteren güvenlik endişelerinin, AB’nin Türkiye ile ilişkilerinde temel motivasyon kaynağı olacağı söylenebilir.

Dolayısıyla şu soru akıllara gelmektedir: Türkiye, bir yandan Rus uçağını düşürdükten sonra hızla Rusya ile ilişkilerini olumlu çizgide geliştirirken, diğer yandan da “Batı” ile ilişkilerinde büyük gerilimler yaşamıştır. O halde Türkiye’nin aynı anda hem Rusya hem de AB’nin lokomotif ülkelerinden olan Almanya ile ilişkilerini canlandırması mümkün müdür? Geçmişte bu soru sorulsaydı, muhtemelen birçok okuyucu bu soruya olumsuz bir cevap verecekti. Ancak günümüzde birçok olgu hızla değişebilmektedir. Bu nedenle, yukarıdaki soruya günümüzde olumlu bir cevap verebilmek de mümkün gözükmektedir. Nitekim zayıflayan transatlantik ilişkiler başta olmak üzere yukarıda sayılan gelişmeler de bu doğrultuda düşünülebilir. Ayrıca Almanya’nın Rusya ile ilişkileri de önceki yıllardan farklı bir çizgide seyretmektedir. Burada birkaç noktanın vurgulanması gerekmektedir. Özellikle Kuzey Akım I’e ek olarak Almanya, Rus doğalgazını daha fazla tedarik edebilmek için Kuzey Akım II projesini başlatmıştır. Kuzey Akım I’de Almanya, Rusya’ya daha bağımlı hale gelmiş, bu nedenle de Rusya’nın Ukrayna ve Suriye’deki adımlarına karşı çok fazla ses çıkar(a)mamıştır. Bunun üzerine Kuzey Akım II sürecinin başlaması, özellikle ABD’nin Almanya ile ilişkilerinin daha da gerilmesine yol açmıştır. Nitekim Temmuz 2018’de gerçekleştirilen NATO toplantısında da Almanya-ABD ilişkilerindeki gerilim gün yüzüne çıkmış gibi görünmektedir. Böylece bir yandan Türkiye Rusya ile yakınlaşırken, eş zamanlı olarak Almanya da Rusya ile yakınlaşmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin aynı anda Rusya ve Almanya’ya yakınlaşmasına olanak vermektedir.

Ancak madalyonun yalnıza bu yüzüne bakmak, yani sadece olumlu tarafı görmek analizlerin hatalı bir sonuca ulaşmasına neden olacaktır. Zira süreç sanıldığı kadar parlak bir gelecek vadetmemektedir. Türkiye’nin yüzünü tekrar AB’ye dönme çabası Avrupa açısından, Türkiye’de yaşanması beklenen ekonomik daralma ve yaklaşan yerel seçimlerle ilişkilendirilmektedir. İlişkilerde karşılıklı “güvensizlik” hâlinin bulunduğu göz önünde tutulmalıdır. Türkiye AB’yi, 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminde yeterince yanında yer almamakla ve darbenin arkasındaki güç olarak tanımladığı FETÖ mensuplarını saklamakla itham etmektedir. AB ise yakın dönemde Türkiye’de Avrupa’ya dair gerçekleştirilen söylemleri unutmamış gibi görünmektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya’yı “Nazi” benzetmesiyle suçlaması, Hollanda ile yaşanan krizde Hollanda’yı “Bosna’da katliam yapmakla suçlaması” gibi gelişmeler bu güvensizliğin temel noktalarını inşa etmiştir. Ayrıca 16 Nisan Referandumu ile başlayan ve “Partili Cumhurbaşkanlığı” adı verilen yeni sistemin hayata geçirilmesiyle AB, Türkiye’nin siyasi kriterlerde bir hayli geriye gittiğini düşünmektedir. Tüm bu ikili ilişkilerdeki sorunlara ek olarak AB kendi içsel sorunlarıyla da uğraşmakta ve bu sorunlardan bazıları doğrudan Türkiye’yi olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Örneğin Avrupa’da yükselişe geçen “yeni-sağın” bazı ülkelerde İslâm karşıtı ya da yabancı karşıtı olarak söylem geliştirmesi, Türkiye-AB ilişkilerinin zayıflamasına yol açmaktadır.

Tüm bu olumlu ve olumsuz gelişmeler neticesinde, senaryolara geçmeden önce bir noktanın daha vurgulanması gerekmektedir. AB Türkiye olmadan, Türkiye de AB olmadan yoluna devam etmekte zorlanmaktadır. Türkiye’nin AB’den ayrı yoluna devam etmesi gibi bir durum, 1987 yılında yapılan tam üyelik başvurusunun akabinde de görülmüştür. 1989 yılındaki Komisyon görüşünde Avrupa Topluluğu, Türkiye’nin tam üyeliğe uygun olduğunu ancak bunun 1992 sonrasına bırakılmasını tavsiye etmiştir. Bunun akabinde Türkiye hayal kırıklığına uğramış ve AB’ye alternatif arayışlarına başlamıştır. Karadeniz İşbirliği Teşkilatı gibi oluşumlar da bu sürecin bir sonucudur. Ancak çok geçmeden Türkiye, AB’nin sui generis olduğunu anlamış ve AB ile ilişkileri gümrük birliği üzerinden hızlandırmaya çalışmıştır. Benzer bir durum Lüksemburg’da Türkiye aday ülke ilan edilmediğinde de yaşanmış ama Türkiye, çok geçmeden yüzünü tekrar AB’ye dönmüştür.

O halde Türkiye ve AB yoluna nasıl devam edecektir? Tüm bu olumlu ve olumsuz gelişmelerin Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine nasıl etki edecektir? Burada temelde iki senaryo çizilebilir. İlk akla gelen senaryo, Trump’ın attığı adımlar neticesinde Türkiye’nin yüzünü aynı anda hem Rusya’ya hem de Almanya öncülüğündeki AB’ye dönmesidir. Ancak AB’ye yüzünü dönme senaryosunun kapsamlı AB reformlarını hayata geçirmek yoluyla gerçekleşmesini beklemek zor gözükmektedir. Zira ikili ilişkilerde var olan güvensizlik ortamı, Türkiye’deki yeni hükümet sisteminden geri dönüş izlerinin görülmemesi ve vize serbestisinde de şart koşulan terörle mücadele kanununda halen değişiklik yapılmaması bunun temel nedenleri olarak sayılabilir. İkinci ve daha olası senaryo ise Türkiye’nin yüzünü aynı anda hem Rusya hem de Almanya üzerinden AB’ye dönerken, bunu öncelikle, gümrük birliğinin revizyonu üzerinden yapması olarak görülmektedir. Bu sürecin de yukarıda sayılan olumsuz gelişmelerden dolayı kolay ilerleyeceğini söylemek hayal ürünü olacaktır. Ancak rasyonel bir değerlendirme sonucunda bu durum daha gerçekçi gözükmektedir. Aksi durumda, bir üçüncü senaryonun daha ortaya çıkması ve ilişkilerde tekrar “gerilme” dönemine girilmesi beklenebilir. Böylece Türkiye “köprü” olma hâlinden çıkarak bu denklemde yalnızca Rusya ile daha fazla yakınlaşacaktır.

[/fusion_text][/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

By |2018-10-11T18:27:34+00:00Eylül 14th, 2018|Avrupa|0 Comments