Popülist Siyasetin Ekonomi Politiği: 2016 ABD Seçimleri ve Batı’da Aşırı Sağın Yükselişinin Uluslararası Sisteme Etkisi

/, Kuzey Amerika/Popülist Siyasetin Ekonomi Politiği: 2016 ABD Seçimleri ve Batı’da Aşırı Sağın Yükselişinin Uluslararası Sisteme Etkisi

Popülist Siyasetin Ekonomi Politiği: 2016 ABD Seçimleri ve Batı’da Aşırı Sağın Yükselişinin Uluslararası Sisteme Etkisi

Yunus Turan*

Dünya, ekonomik ve siyasi ilişkiler bağlamında her geçen gün daha istikrarsız bir yöne sürüklenmektedir. Bu durumun öncülleri olarak özellikle Avrupa’da yükselmekte olan popülist ya da aşırı sağcı siyasi partiler gösterilebilir. Bu tarz gelişmelerin dünya siyaseti açısından daha da önem kazanması ise İngiltere’nin almış olduğu “Brexit” kararı ile beraber Amerikan başkanlık seçimlerini Donald Trump’ın kazanması olmuştur. Bu iki gelişme, dünyadaki mevcut güç dengesinin farklı bir yöne doğru evrildiğine işaret etmektedir. Bir uluslararası ilişkiler paradigması olarak liberalizmin güç kaybettiğini gösteren beyanlarda bulunan siyasi iradeler, sistem üzerinde etkili devletlerin parlamentolarına ve yönetimine ortak olmaktadır. Bu da hiç şüphesiz mevcut dünya dengesini ve elbette piyasaları dönüştürecektir. ABD için dönüşümün seyri ise Trump’ın ekonomik vaatlerinin tayininde küresel piyasalar üzerindeki Amerikan nüfuzunun azalarak sermayenin iç piyasalara yönelmesi şeklinde olacaktır. Brexit sonrası Avrupa Birliği’nin hem ekonomik hem de siyasi istikrarı tartışılır durumdadır. Bu iki durum aracılığıyla dünya üzerindeki mevcut güç dengesinin ABD ve ABD öncülüğündeki yapılanmalar aleyhine gelişmeler kaydettiği söylenebilir. Amerikan blokundaki bu gerileyiş ise Çin, Rusya, Hindistan, İran gibi güçlerin bölgesel nüfuzlarını pekiştirmelerinin yanında küresel nüfuz alanlarını da genişleterek uluslararası sistemi dönüşüme uğratmaktadır. Peki, bu dönüşüm hangi yönde olacaktır? Bu sorunun cevabını bulabilmek için bu gelişmeleri yaratan etmenleri incelemenin faydalı olacağı kanısındayım.

Küresel Değişimin İlk Halkası: Avrupa

Dünya, popülist ve aşırılıkçı söylemlerin egemen olduğu siyasi partilerin yükseliş yaşadığı bir dönemi yaşamaktadır. Böylesi siyasi yaklaşımların beslendiği koşulların ortaya çıkarılabilmesi elbette ki sanıldığından daha da karmaşıktır. Fakat temel düzeyde siyasi eğilimler ile ekonomik durum arasındaki ilişki göz önüne alındığında bu durumun ekonomiden çokça etkilendiği savunulabilir.[1] Durum böyleyken uzun süredir Avrupa’da yükselen aşırı sağ ya da popülist siyasi partilerin oy oranları dünyadaki mevcut ekonomik düzenin sendelemesi ile ilişkilendirilebilir. 2008 mali krizi sonrası yaşanılan refah kaybı “ötekilere” ilişkin hoşgörülü yaklaşımların rafa kalkmasına sebep olmuştur.[2] Bu noktada, bozulan ekonomik dengeler ve kaybolan refah sonucu Avrupa’nın bir nevi vitrinini oluşturan liberal demokratik yaklaşımlar ve çok kültürlülük politikası ciddi şekilde zedelenmiştir. Ekonomik durumun sarstığı sosyal dengeler Almanya’da Milliyetçi Demokratik Partisi’nin ve Yunanistan’da Altın Şafaklar Partisi’nin ilk defa Avrupa Parlamentosu’na vekil gönderebilme imkanına kavuşması ile siyasete yansımıştır.[3] Özellikle Ortadoğu’da beliren kaos ortamı Avrupa’ya göçmen akınlarına sebep olmuş ve bu göçmen akınları kriz ile sarsılmış sosyal dengeler etkeniyle de birleşerek Avrupa demokrasisini izahı güç bir açmaza düşürmüştür. Genel durumu bu şekilde özetledikten sonra Avrupa demokrasisini bu kadar sarsabilecek gücü yaratan ekonomik sorunların değiştirdiği toplumsal dengelere değinmekte fayda olduğunu düşünüyorum. 2008 yılında Amerikan merkezli dünya mali kriziyle birlikte Avrupa ekonomisi ciddi düzeyde sarsılmıştır. Yunanistan, İspanya, Portekiz, İzlanda, İrlanda gibi ülkeler krizi çok sert dalgalanmalar ve özelde Yunanistan ise iflas noktasına gelerek yaşadı. İngiltere’de de Amerika’da krizin çıkış noktası olan taşınmaz mal piyasası ciddi düşüşler yaşadı. Euro alanı 2009 yılında 4,1 oranında küçülme yaşamış, 2006 yılında 7,1 trilyon Euro olan Avrupa Birliği hükümetleri borcu 8,6 trilyon Euro’ya yükselmiştir.[4] Bu durumun halka yansıması ise yüksek enflasyon ve işsizlik şeklinde olmuştur. Böylece pastadan aldıkları paylardan memnuniyetsiz insanlar ortaya çıkmış ve sosyal dengeler bozulmuştur. Ekonomik durumundan memnuniyetsiz insanların öfkesi ise siyasete yansıyarak aşırılıkçı sağa ve popülizme ivme kazandıran sosyal tabanı yaratmıştır. Nasıl ki 1929 Büyük Buhranı sonrası Avrupa’da faşist ve sosyalist yönetimler yükselişe geçtiyse aynı etkiyle 2008 krizi de Avrupa’nın demokrat görüntüsüne zarar vermiştir. Aslında bir ekonomik programa sahip olmamasına rağmen popülist söylemler ile oylarını arttıran siyasi partiler halk tabakalarında biriken öfkeyi azınlıklar, göçmenler ve sosyal yardım tüketicileri olarak gördükleri gruplar üzerine odaklamışlardır.

Ekonomik krizlerin halk tabakaları üzerinde yarattığı etki ve bunun beslediği siyasi eğilimlerden bahsettikten sonra bu durumun küresel siyasete yansımalarına bakabiliriz. Bildiğimiz üzere sarsılan Avrupa ekonomisi bünyesinde krizi daha yumuşak etkiler ile atlatabilen ekonomiler tedirgin hale geldi. Bu huzursuzluk ortamı ise ortaklıkların sonlanmasına sebep oldu. Avrupa Birliği, Brexit kararı ile sarsıldı. Birliği ayakta tutmak için yapılacak harcamaların maliyeti birliğin sağlayacağı avantajlardan büyük olduğu gerekçesiyle İngiltere, Avrupa Birliği’nden ayrılma kararını almıştır. Böylece bu karar ile İngiltere içine kapanmış ve daha bağımsız politikalar üretebilme imkanına erişmiştir. Bu durumun Avrupa Birliği açısından endişeyi tırmandıracak boyutu ise bunun bir domino etkisi yaratarak ayrılıkçı eğilimlerin artış göstermesinden çekinilmesidir.[5] Avrupa Birliği’nin küçülmesi Euro’nun küçülmesi etkisini beraberinde getirecektir. Böylesi bir senaryo ise Euro’nun güvenilirliğini zedelemekle beraber Euro bölgesinde yatırımcıları kararsızlığa itecektir. IMF sözcüsü Rice’ın ifade ettiği gibi küresel ekonominin önündeki en büyük engellerden biri Brexit’in yarattığı belirsizliktir.[6] Bu durumun İngiltere’ye maliyetinin 30 milyar sterlin olacağı ve bunun da İngiliz halkının vergileriyle finanse edeceği belirtilmişti.[7] Bu durum, ortak ticaret anlaşmalarının akıbetinin AB ve İngiltere arasındaki müzakerelerin sonucunda belirlenecek olması ve bu müzakerelerin ne yönde gerçekleşeceğinin belirsizliği nedeniyle daha da karmaşık bir hal almaktadır. Dolayısıyla Avrupa ticaretinde bir daralma ve yatırımlar için belirsiz bir ortam oluşacağı kestirilebilir.

Bu ekonomik etkilerin dışında küresel siyaset açısından ABD alacağı politik kararlar noktasında Avrupa Birliği ve İngiltere arasında kalacaktır. Bunun dışında Avustralya AB’dense İngiltere ile daha yakın ilişkiler içinde olacaktır. İngiltere’nin NATO içerisindeki yerini de göz önüne alırsak askeri olarak da daha güçsüz bir Avrupa Birliği karşımıza çıkar.  Kısaca genel bir bakış ile AB daha küçük bir alanda içine kapanık ve daha etkisiz bir küresel siyaset izlemek durumunda kalacaktır.[8] Bunun anlamı ise dünyanın daha farklı küresel ortaklıklara gebe olduğudur.

Bütün bu olaylar dışında ABD’deki başkanlık seçimlerinin sonucu ise Avrupa’da yaşanılan olayların yarattığı küresel sarsıntıları şiddetlendirecek cinstendir. Dünya siyasetinin ve küresel ekonominin seyri hakkında öngörü sahibi olabilmek Brexit’in yanında başkanlık seçimi ve bunun etkileri üzerinde yoğunlaşmayı zorunlu kılmaktadır.

Popülizmin Amerikan Yüzü: Donald Trump

8 Kasım 2016 tarihinde yapılan başkanlık seçimlerine Demokrat Parti adayı olarak katılan emlak milyarderi Donald Trump kazanmıştır. Birçok kamuoyu araştırmasının aksine gerçekleşen bu durum hemen hemen bütün kesimleri şaşırtmıştır. Peki, böylesine “beklenmedik” bir gelişmenin ortaya çıkabilmesi nasıl açıklanabilir?

Avrupa özelinde bahsedildiği şekilde ekonomik kötü gidişat ve bunun sonucu toplum tabakalarında biriken öfkenin siyasi popülizm ile yönlendirilmesi neticesinde Amerikan seçmenler Trump’a oy vermiş gözükmektedir.[9] Dolayısıyla seçim sonuçlarını Avrupa için bahsettiğimize benzer şekilde popülist parti ya da liderlerin yükselişi perspektifinde değerlendirmek durumu anlamlandırma açısından yararlı olacaktır.

Seçim vaatleri arasında bulunan vergi indirimleri, yeni askeri kaynaklar bulunması,[10] Amerikan yatırımlarının iç pazara yönlendirilmesinin önünü açacak düzenlemeler aslında Trump’ın seçim politikasını ve de başkanlık seçiminin sonucunu belirlemiştir. Bu vaatlerde bir bakıma Amerikan ekonomisinde 2008 krizi sonrası her ne kadar istihdam ve büyüme konusunda toparlanma yaşanmış olsa da bunu daha da iyileştirmenin formülü yatmaktadır. Yatırımların seçim süreci boyunca ertelenmek durumunda kalan FED’in faiz artırımı kararlarının etkisiyle Amerikan piyasasına yöneleceği düşünülebilir.[11] Buna bir de vergi indiriminin yanında uluslararası ticaret anlaşmalarına ve Çin ile yapılan ticarete yönelik olumsuz yaklaşım eklendiğinde sermaye Amerikan iç piyasalarına akacaktır. Bir diğer etken olarak da Amerika dışında üretim yapan firmalara karşı vergi artırımı[12]  düşünüldüğünde tablo daha da netleşmektedir. Böylece aslında Trump vaat ettiği Amerikan halkının refahını arttırma söylemini gerçekliğe kavuşturmaktadır. Elbette ki ekonomik etkinlikler kapsamında daha içe kapanık bir Amerikan politikası üretmenin siyasi maliyetlerine katlanmak durumunda kalarak bunu gerçekleştirmektedir. Küresel düzeyde ekonomik etkinliğin zayıflaması ise elbette ki siyasi nüfuzun da eksileceğine işarettir. Dolayısıyla bu maliyetlerin baskısı sonucu vaatler fiiliyata dökülürken bir miktar erozyona uğrayacaktır. Fakat vergi artırımı aracılığı ile üretimi iç piyasalara kaydırma hususunda özverili davrandığı Ford firmasının yatırım kararları üzerindeki etkisinden ve General Motors’a yaptığı uyarıdan anlaşılabilmektedir.[13]

Bunun yanında seçimlerde etkili olan bir diğer gündem maddesi ise küresel siyasettir. Bu kapsamda Amerikan tarihinin en yumuşak siyasetini güden başkanlarından biri olan Obama dönemi aslında beraberinde birçok dış politika sıkışıklığını da beraberinde getirmiştir. Bu sıkışıklıkları çözümlemek de elbette daha sert bir siyasi program ortaya koyan Trump’a düşmektedir. Dolayısıyla Obama’nın ekibinde de yer alan Clinton yerine radikal denilebilecek bir siyasi program ortaya koyan Trump’ın başkan olması daha anlamlı hale gelmektedir. Henüz Ortadoğu ve özellikle Suriye konusunda çok net açıklamalar yapmasa da Trump, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP), Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), Transpasifik Ortaklığı (TPP) ve İran nükleer anlaşması gibi eski yönetimin küresel yaklaşımlarına karşı olumsuz tavrı ile dikkat çekmektedir.[14] Bu durum ekonomik refah kaybına uğramış olan halk tarafından da destek görüyor. Amerikalı vatandaşların bu anlaşmalara karşı çıkışı, Trump’ın bunların ABD ekonomisine ve çalışan kesimine zarar verdiği yönündeki beyanı ile temellendirilmektedir.[15] Böylesine derin bir yaklaşım farkı aslında dünyaya egemen liberal uluslararası ilişkiler yaklaşımlarının yerini daha realist bir tavrın aldığını göstermektedir.

Bahsedilen anlaşmaların tartışmaya açılmış olması “küreselleşme” kavramı etrafında konumlandırılmış dünya siyaseti ve ekonomi politikalarının ikincil plana düştüğü izlenimi yaratmaktadır. Bir döneme damgasını vuran ve ulus-aşırı devasa şirketler doğuran politik yaklaşımın ekonomik anlamdaki savrulmalarının dünya siyasetini artık yeni bir dönemece getirdiği görülmektedir. Trump’ın uluslararası yatırımcıyı iç piyasalara yönlendirme çabası bu dönüşümün bir yansıması olarak anlamlandırabilir. Bu tavrın yaratacağı etki ise dünya genelinde korumacı ekonomi politikalarını ön plana çıkarabilir. Böylece durgunluğa girmiş bir dünya ticareti ortaya çıkacaktır. Çin’in dünya ticareti üzerindeki hakimiyeti[16] ABD’nin küreselleşme politikaları ile dünya üzerinde kurduğu hegemonyayı tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Dolayısı ile bu politik değişim uluslararası siyasi rekabetin bir ürünü olarak yorumlanabilir. Bu noktada Çin gibi üretimde düşük maliyet merkezlerinin korumacı iktisat politikaları aracılığı ile zayıflatılarak yatırımcılar görece daha maliyetli pazarlara yönlendirilmektedir. Böylece daha durgun bir küresel ekonomi kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca küresel düzeyde Amerikan hükümeti açısından nüfuz enstrümanı olan dış yatırımların iç piyasaya yönlendirilmesi ABD’nin nüfuz alanını daraltacaktır.

Gerçekleşmekte olan dönüşümün gelişmekte olan ülkeler düzeyindeki etkisi ise Amerikan sermayesinin piyasalardan çekilmesiyle beraber Türkiye gibi yabancı sermayeye bağımlı ülkeler için döviz kurunun istikrarsızlaşmasının ve dış ticaret açığındaki büyümenin yanında yeni bölgesel ve küresel ortakların yaratacağı imkanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Gelişmekte olan ülke piyasalarına 2000’li yıllar itibari yüklü miktarda giriş yapan yabancı sermayenin yarattığı ekonomik bolluğun vadesinin dolduğu söylenebilir. Dolayısıyla bu noktada yabancı sermayenin yarattığı ivmeyi etkili şekilde kullanan ülkelerin avantajlı konumda bulunduğu savunulabilir. Fakat Türkiye’nin bu noktada pek parlak bir konumu olduğu savunulamaz.[17] Bu etkilerin dışında Suriye politikası temelinde yaşanılan değişim ile Türkiye-Rusya yakınlaşması noktasında ABD’de Trump yönetiminin takınacağı tavır konusunda soru işaretleri mevcuttur. Dolayısı ile bu durum piyasalar üzerinde bir baskı unsuru olarak varlığını devam ettirecektir. Trump’ın başkanlık seçimlerindeki zaferi beklentilerin dışında olması sebebi ile belirsizliklerin sınırları çizdiği bir ortam yaratmıştır.

Eskinin Kazananları Yeninin Kaybedenleri

Cereyan eden bütün bu olayların yaratacağı ekonomik etkiler göz önüne alındığında dünyada daralan bir ticaret hacmi olacağı netleşmektedir. Trump’ın vaatlerinin işaret ettiği üzere ekonomik olarak iç piyasalarına yoğunlaşmış haldeki ABD’nin ve Brexit’in etkisiyle güç kaybetmiş olan AB’nin etki alanları erozyona uğrayacaktır. Dolayısıyla ortaya çıkan boşluğu doldurma eğiliminde olan farklı küresel oyuncular doğabilir. Küresel anlamda etkin farklı ittifaklar ve ticaret ortaklıkları başta ABD’nin ve onun desteğinden mahrum kalan Amerikan müttefiklerinin boşalttıkları etkinlik alanlarında etkili olmaya başlayacaktır. Bu tarz girişimlerin aktif oyuncuları arasında Çin, Hindistan, Rusya, İran gibi güçler sayılabilir. Özellikle bu güçlerin kendi bölgelerinde daha etkili ticaret ve yatırım ortaklıkları kurmaya çalışacakları göz ardı edilemez. Şangay İşbirliği Örgütü örneğinde yaşandığı üzere güvenlik kaygısını ön planda tutulan yapıların ekonomik yanı daha ağır basan bir evrim geçireceği beklenebilir. Dolayısıyla Soğuk Savaş’ın galiplerince tayin edilen güç dengeleri değişim eğilimindedir.

 


* İstanbul Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

[1] M. Nail Alkan, “Avrupa’da Yükselen Irkçılık: Pediga Örneği”, Akademik Bakış, Cilt: 8, Sayı: 16, Yaz 2015, s. 281.
[2] Ibıd, s. 278.
[3] Ibıd, s. 281.
[4] “Küresel Krizin AB Üyesi Ülke Ekonomilerine Etkileri ve Gelecek Döneme İlişkin Beklentiler”, Avrupa Komisyonu Ekonomik ve Mali Konular Genel Müdürlüğü, 13 Mayıs 2011, (Çevrimiçi) http://www.ab.gov.tr/files/EMPB/kuresel_krizin_ab_uyesi_ulke_ekonomilerine_etkileri_ve_gelecek_doneme_iliskin_beklentiler__haziran_2011_.pdf, s. 3, Son Erişim Tarihi: 7 Aralık 2016.
[5] Tim Oliver, “European and International Views of Brexit”, Journal of European Public Policy, Vol. 23, Issue 9, Ekim 2016, ss. 1321-1328.
[6] Gülbin Yıldırım, “IMF Sözcüsü Rice: Brexit’in Tüm Global Ekonomiye Negatif Yansımaları Olacak”, Anadolu Ajansı, 30 Haziran 2016, (Çevrimiçi) http://aa.com.tr/tr/ekonomi/imf-sozcusu-rice-brexitin-tum-global-ekonomiye-negatif-yansimalari-olacak/600839, Son Erişim Tarihi: 10 Ocak 2017.
[7] Romya, Korcan, “Brexit’in Ekonomik Etkileri”, Anka Enstitüsü, 24 Haziran 2016, (Çevrimiçi) http://ankaenstitusu.com/brexitin-ekonomik-etkileri/, Son Erişim Tarihi: 10 Ocak 2017.
[8] Tim Oliver, “European and…”, ss. 1325-1326.
[9] Zeke J. Miller, “How He Won”, (Çevrimiçi), https://www.magzter.com/article/News/Time/How-He-Won, Son Erişim Tarihi: 7 Aralık 2016.
[10] Ibid, Son Erişim Tarihi: 7 Aralık 2016.
[11] Mahfi Eğilmez, “Fed’in Faiz Artırma Olasılığının Analizi”, 31 Ekim 2016, (Çevrimiçi) http://www.mahfiegilmez.com/2016/10/fedin-faiz-artrma-olaslgnn-analizi.html, Son Erişim Tarihi: 7 Aralık 2016.
[12] “Trump’tan Ülke Dışında Üretene Ek Yüzde 35 Vergi”, 5 Aralık 2016, (Çevrimiçi)  http://www.dunyabulteni.net/haberler/386381/trumptan-ulke-disinda-uretene-ek-yuzde-35-vergi, Son Erişim Tarihi: 7 Aralık 2016.
[13] “Trump, Otomobil Devini Milyarlık Yatırımdan Vazgeçirdi”, 3 Ocak 2017, Sputnik Türkiye, (Çevrimiçi) https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201701031026614798-trump-otomobil-devi-ford-milyarlik-yatirim-meksika/, Son Erişim Tarihi: 10 Ocak 2017.
[14] “Trump’ın Karşı Çıktığı Eski Anlaşmaların Akıbeti Merak Konusu”, 11 Kasım 2016, (Çevrimiçi) http://www.haberler.com/trump-in-karsi-ciktigi-eski-anlasmalarin-akibeti-8949421-haberi/, Son Erişim Tarihi: 7 Aralık 2016.
[15] “AB-ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Türkiye’ye Zarar Verir mi?”, 25 Nisan 2016, (Çevrimiçi) http://tr.euronews.com/2016/04/25/ab-abd-transatlantik-ticaret-ve-yatirim-ortakligi-turkiye-ye-zarar-verir-mi, Son Erişim: 7 Aralık 2016.
[16] “Dünya ticaretinin hâkimi Çin”, Deutsche Welle Türkçe, 22 Nisan 2016, (Çevrimiçi) http://www.dw.com/tr/d%C3%BCnya-ticaretinin-h%C3%A2kimi-%C3%A7in/a-19207362, Son Erişim Tarihi: 20 Ocak 2017.
[17] Mahfi Eğilmez, “Yabancı Sermaye On Kat Arttı Büyüme Düştü”, 18 Haziran 2015, (Çevrimiçi) http://www.mahfiegilmez.com/2015/06/yabanc-sermaye-on-kat-artt-buyume-dustu.html, Son Erişim Tarihi: 10 Ocak 2017

By |2017-03-01T22:01:25+00:00Ocak 30th, 2017|Avrupa, Kuzey Amerika|Popülist Siyasetin Ekonomi Politiği: 2016 ABD Seçimleri ve Batı’da Aşırı Sağın Yükselişinin Uluslararası Sisteme Etkisi için yorumlar kapalı