Suriye Krizinde Yeni Sayfa: Astana Görüşmeleri

//Suriye Krizinde Yeni Sayfa: Astana Görüşmeleri

Suriye Krizinde Yeni Sayfa: Astana Görüşmeleri

Ali Emre Sucu*

19 Aralık 2016 günü Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesinin uçak krizi sonrası normalleşme eğiliminde olan Türk-Rus ilişkilerinin seyri üzerinde olumlu etkileri oldu. Uçak krizinin tahrip ettiği ikili ilişkiler henüz her alanda normale dönmemiş olsa da iki ülkenin başta Suriye krizi olmak üzere, bölgesel meselelerin çözümüne yönelik attıkları ortak adımların ilk somut örneği, geçtiğimiz günlerde Kazakistan’ın başkentinde düzenlenen, Suriye askeri ve siyasi muhalifleriyle, rejim yönetimini çözüme yönelik kararlar almak üzere bir araya getiren Astana Görüşmeleri oldu. ABD’nin Kazakistan Büyükelçisi ile gözlemci ülke olarak katıldığı, Birleşmiş Milletler’in de bir heyetle temsil edildiği böyle bir toplantıya Kazakistan’ın ev sahipliği yapmış olması, Türk-Rus krizinin çözümüne yönelik Devlet Başkanı N. Nazarbayev’in üstlendiği arabulucu rolle birlikte değerlendirildiğinde isabetli bir seçim olarak görülüyor.

30 Aralık’ta yine Türkiye, İran ve Rusya’nın girişimleriyle, Birleşmiş Milletler’in terör örgütü olarak tanımladığı gruplar hariç olmak üzere sağlanan ateşkesin sürekliliği ve siyasi çözüm için büyük önem taşıyan bu toplantı iki gün sürdü. Ateşkesle ilgili olan son gelişmelerden bir tanesi de bu üç ülke arasında, ateşkesin denetleme mekanizmasının oluşturulmasına karar verilmesi. Böylece, hem sürece yönelik provokasyonların önüne geçilmesi hedefleniyor hem de sürecin nasıl devam edeceğine dair kararlar alınması bekleniyor. Toplantı boyunca tarafların ortak tutumu, özellikle rejim ve muhalefet temsilcilerinin birbirlerini yönelttikleri suçlamalara rağmen görüşmelerin sürdürülmesi ve silahlı eylemlerin sonlandırılmasıyla birlikte, çözümün somut adımlarla hayata geçirilmesine yönelik kararlılığın devam ettirilmesiydi. Bu çerçevede, toplantı süresince alınan kararlar ve sonrasındaki gelişmeler itibariyle ortaya çıkan tabloya göz atmak gerekiyor.

Öncelikle, sürecin, daha önce başarısızlıkla sonuçlanmış olan Cenevre Görüşmeleri başlığı altında, BM gözetiminde, Arabistan, Katar gibi Suriye meselesinde kilit rollere sahip ülkelerin katılımıyla devam etmesi bekleniyor. Toplantıda alınan karar doğrultusunda, 8 Şubat’ta yapılması gereken görüşmelerin Şubat ayı sonuna ertelendiği ise Rus Dış İşleri Bakanı S. Lavrov tarafından açıklandı. Nedeni henüz belirtilmemiş olmasına rağmen, en azından Şubat ayı sonuna kadar zamana ihtiyaç duyulmuş olmalı.

Görüşmelere Türkiye’nin PKK’nın uzantısı olarak tanımladığı, dolayısıyla terör örgütü olarak gördüğü YPG ve buna bağlı siyasi örgüt PYD’nin davet edilmemesi ise, söz konusu örgütün tamamıyla devreden çıkarıldığı anlamına gelmiyor. Nitekim toplantının hemen ertesinde Moskova’da toplanan Suriye muhalefetinin temsilcileri arasında PYD’nin eş başkan, Fransa ve Moskova temsilcileri düzeyinde temsil edilmesi bunu kanıtlar nitelikte.

Bu noktada, Rusya tarafından hazırlanan ve görüşmeler sırasında temsilcilere sunulan anayasa taslağı önem kazanıyor. Rus tarafından içeriğe yönelik henüz resmi bir açıklama olmamasına rağmen, Interfax haber ajansının aktardığına göre anayasa taslağı 27 maddeden oluşuyor. En önemli maddeler ise ülkenin adının Suriye Arap Cumhuriyeti yerine Suriye Cumhuriyeti olarak değiştirilmesi, federatif bir yapı içerisinde YPG’ye ait olan bölgede özerk bir yönetim kurulması ve cumhurbaşkanının Arap olması şartının kaldırılması. İddialar taslak metni doğruluyorsa, Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetinin ne derece dikkate alındığı sorusu akıllara geliyor.

Sürecin kısa vadede ortaya çıkardığı tabloyu burada noktalamak mümkün. Her ne kadar sürecin kırılgan olduğu, Türkiye-İran-Rusya birlikteliğinin sağlam bir temele oturmadığı ve görüşmelerin krizi çözecek bir güce sahip olmadığı yorumları yapılsa da sonuç itibariyle Astana Görüşmeleri güçlü bir ilk adım olma özelliği taşıyor. Toplantının Rusya ve Türkiye açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi, önemini daha iyi kavrama noktasında yardımcı olacaktır.

Rusya

Öncelikle meselenin Rusya açısından önemini kavrayabilmek için günümüz Rus dış politikası yönlendiren temek dinamikleri gözden geçirmek gerekiyor. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında yıkılmasından sonra Rus dış politikasını şekillendiren temel dinamiklerin başında Sovyetler Birliği’nden kalan süper güç statüsü geliyordu.

Atlantikçi/Batıcı dış politik uygulamaların Rusya Federasyonu’nun ilk yıllarında başarısızlıkla sonuçlanması ve 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren şekillenmeye başlayan bir öze dönüş, daha çok Avrasyacı düşüncelerin yönlendirdiği politikalarla birlikte Rus dış politikasını yönlendirmeye başladı. 2000 yılının Mart ayında ise Vladimir Putin’in devlet başkanı olarak seçilmesi, Rusya için 1990’lı yıllar boyunca açılan yaraların tedavisine başlamak için bir fırsat verdi. Ekonominin düzelmeye başlaması, istikrarın sağlanması, enerjinin politik bir kart olarak başarılı bir şekilde kullanılması, başta savunma sanayi olmak üzere askeri modernleşme hamleleri Rusya’nın çok yönlü dış politikasını güçlendiren gelişmelerin başında geldi. 2014 yılında Ukrayna ve Kırım ile başlayan askeri olarak müdahaleci dış politik uygulamalar ise Rusya’nın başta yakın çevresi olmak üzere, bölgesel anlamda etkinlik kurma politikası olarak yorumlanıyor.

Bu uygulamaların bir diğer örneğini ise Rusya’nın Suriye meselesinde üstlenmiş olduğu rolde görmek mümkün. Rusya’nın Suriye‘deki rol yeni kazanılmış da değil. Nitekim krizden evvel Rusya’nın Tartus deniz üssü, ülkedeki askeri varlığını kanıtlıyor. 30 Eylül 2015 tarihinden itibaren Suriye’ye başlayan hava harekatının, krizin yönünü değiştirmeye başlayacağı anlaşılmıştı. Ukrayna Krizi’nin bir sonucu olarak Batı tarafından uygulanmaya başlanan ekonomik yaptırımlara rağmen Suriye rejiminin daveti ile böyle bir harekata girişilmesi, Suriye’de dengeleri değiştirdiği gibi Rusya’ya bölgede prestij kazandıran bir hamle olarak da değerlendirmek mümkün. Nitekim eski başkan Obama’nın Suriye konusunda izlediği pasif politikanın bir sonucu olarak ortaya çıkan güç boşluğu, Rusya’nın Suriye’de sahip olduğu deniz üssünün yanında Humeymim’de bir de hava üssü kurması ile dolduruldu. Rus hava savunma sistemlerinden olan S-300 ve S-400’lerle kurulan ‘birleşik hava savunma sistemi’ ise Suriye’de Rus etkinliğinin bir başka örneği.

Rusya’dan yapılan resmi açıklamalara göre Suriye’ye yapılan operasyonların temel nedenleri arasında IŞİD’le mücadele geliyor. Nitekim bölgesel güvenlik, sınır güvenliği, uluslararası ve bölgesel terörizmle mücadele gibi kavramlar Rus dış politikasını şekillendiren doktrinlerin (1993, 2000, 2008, 2013, 2016) üzerinde durduğu ulusal tehditler arasında. Rusya sınırları içinde yaşayan Müslümanlar ve Kafkaslarla birlikte Orta Asya ile sahip olunan ilişkiler ve siyasi-askeri ortaklıklar düşünüldüğünde Rusya’nın böyle bir politika izlemesi ise bir bakıma haklılığını ortaya koyabilir çünkü Rusya için temel tehditlerden biri de Orta Asya’da ve Kafkaslarda zemini bulunan radikal İslamcı hareketlerdir.

Bu noktada Astana görüşmeleri, Rusya’nın bölgede artan gücünün bir göstergesi olarak yorumlamak mümkün. Türkiye ve İran ile varılan ateşkes kararı, bu kararın görüşmelerinin gerçekleşeceği yerin Rusya tarafından önerilmiş olmasını da belirtmek gerekiyor. Bundan sonraki sürecin Rusya açısından ne yönde devam edeceği, ateşkesin geleceği, ABD yeni başkanı D. Trump’ın Orta Doğu politikası ve Rusya’yla kuracağı ilişkilere bağlı olarak şekillenecektir.

Türkiye

Suriye meselesi Türk siyasetinde hem iç hem de dış politik bir sorun olma özelliği taşıyor. Türkiye’nin Suriye ile sahip olduğu 911 km’lik sınır, Türkiye’yi krize müdahil olmakta geciktirmemiştir. Krizin ilk yıllarından bugüne kadar Suriye konusunda uygulanan dış politika anlayışı ise Türkiye’yi son dönemde politika değişikliğine zorlamıştır.

Türkiye’nin, Suriye’de rejim değişikliğini sağlamak üzerine kurduğu dış politik yaklaşım, Batılı güçlerin Arap Baharı adı verilen süreçte izledikleri politikayla paralellikler taşıyordu. Türkiye’nin NATO üyesi olması, ABD ile sahip olduğu stratejik ortaklık ve Avrupa Birliği üyeliği gibi konular, Türk dış politikasına şekil veren en önemli başlıklardı. Ancak ABD’nin Suriye meselesinde aktif olarak yer almaktan kaçınması, IŞİD’in Türkiye sınırına kadar dayanması, 911 km’lik sınır hattının büyük bir kısmının Suriye’de faaliyet gösteren ve IŞİD’e karşı mücadele ettiği gerekçesiyle uluslararası kamuoyu, özellikle ABD tarafından destek gören PYD güçlerinin eline geçmesi ise Türkiye’nin Suriye politikasındaki değişiklerinin dış faktörleri olarak sıralanabilir. Türkiye, PYD’yi PKK’nın uzantısı olan bir terör örgütü olarak görüyor ve siyasi bir aktör olarak muhatap alınmasının önüne geçmeye çalışıyor. ABD’nin de bu örgüte siyasi hatta askeri destek verdiği iddiaları ile birlikte değerlendirildiğinde meselenin önemi daha iyi anlaşılıyor.

Suriye politikasının değişmesine sebep olan iç etkenlerin başında ise 15 Temmuz darbe girişimi geliyor. Darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması, bu süreçte Batı’dan beklenen desteğin gelmemesi, Fethullah Gülen’in iadesi meselesi, Suriye politikasındaki yalnızlaşma, PKK ve IŞİD’e karşı verilen mücadelenin yanında uluslararası kamuoyunda Türkiye’nin IŞİD’le işbirliği yaptığı algısının güçlenmesi, 3 milyonu geçen Suriyeli mülteciler ve 20 milyar doları geçen masrafları Türkiye’yi Suriye sınırlarına askeri harekat yapmaya yöneltmiştir. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte IŞİD’e karşı başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı, 24 Ağustos’tan bugüne devam ediyor. Koalisyon güçleri tarafından da zaman zaman destek verilen harekatta gelinen son nokta ise Rus uçaklarının da Türk askeri güçlerine hava desteği sağlıyor olması.

Astana Görüşmeleri, her şeyden önce Türk Dış Politikası’nda meydana gelen bu değişikliklerin uygulama aşaması olarak öne çıkıyor. Nitekim sürecin Rusya ve İran ile birlikte şekillenmesi ve Türkiye’nin isteği doğrultusunda PYD’nin toplantılara çağırılmaması başarı olarak değerlendirilebilir ancak bunun sürekliliği konusunda soru işaretleri mevcut. Rusya’nın görüşmelerin hemen ertesinde PYD temsilcileri ile Moskova’da bir araya gelmesi, yapılması planlanan Cenevre Görüşmeleri’ne PYD’nin davet edilip edilmeyeceği konusu belki de Türkiye açısından masada duran en önemli anlaşmazlık noktası. Nitekim Fırat Kalkanı Harekatı’nın yapılmasının önemli nedenleri arasında PYD’ye ait kantonların birleşmesinin önüne geçmekti.

Son olarak, önümüzdeki süreçte daha da netleşecek olan bir diğer belki de en önemli konu da Türkiye’nin Suriye rejimine yönelik politikası. Bilindiği üzere bir zamanlar Türkiye, Suriye politikasını B. Esad’ın görevi bırakması üzerine kurmuştu. Son zamanlarda ortaya çıkan beklenti ise İsrail ve Rusya’dan sonra Suriye ile de normalleşme sürecine girilmesiydi. Ancak ülkede devam eden iç savaş ortamı ve buna müdahil olan uluslararası güçler göz önünde bulundurulduğunda, bunun diğer ülkelerle olduğu kadar kolay ve hızlı bir süreçle elde edilmesi beklenemez. Suriye’deki krizi sona erdirecek formüllerin bulunmasında üstlenilecek öncü rol, Türkiye ve Suriye rejimini bir araya getirecek konular üzerinde, Fırat Kalkanı operasyonunun geleceği gibi, Türkiye’nin etkin politikaları, ilişkilerin yeniden normalleşmesine ivme kazandırabilir.


* St. Petersburg Devlet Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

By |2017-03-01T22:00:58+00:00Şubat 14th, 2017|Asya|Suriye Krizinde Yeni Sayfa: Astana Görüşmeleri için yorumlar kapalı